Pazar, 6 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

NATO'nun Geleceği ve Türkiye

Fikret Akfırat Çeviren: Ali Karacalı Ankara'daki NATO zirvesi, Türkiye'nin dış politikasındaki stratejik derin çatlakları bir kez daha gün yüzüne çıkardı. Üç farklı siyasi akım, her biri NATO'ya ve Türkiye'nin Atlantik düzenindeki yerine ilişkin farklı okumaları ile ülkenin dış politikasının geleceğine dair birbiriyle çelişen bir tablo ortaya koydu. Birinci grup, hükümet ve çevresindeki siyasi odakları kapsamaktadır. Bu kesimin görüşleri ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir: "Türkiye'nin stratejik değeri ve etkinliği artmıştır. Bu nedenle artık biz NATO'nun merkezi ülkesiyiz; örgütün gündemini biz belirleyeceğiz." Öte yandan, CHP'deki İmamoğlu-Özel ekibi NATO'yu "demokrasi" ile özdeşleştirmektedir. Bu ekip, AKP hükümetinin demokratik olmadığını ve dolayısıyla Türkiye'nin NATO'da gerçek anlamda rol oynayabilmesi için daha "NATO yanlısı" bir hükümete ihtiyaç duyduğunu savunmaktadır. Bu anlatı açıkça Atlantik başkentlerinden destek talep etmekte ve kendisini daha güvenilir bir ortak olarak sunmaya çalışmaktadır. Muhalefet cephesinde ise genel itibarıyla NATO karşıtı bir tutum benimseyen siyasi bir çizgi de mevcuttur. Bu görüşün sahipleri şu gerçekleri göz ardı etmektedir: Amerika Birleşik Devletleri'nin hegemonik gücü gerilemekte, ABD ile Avrupa arasındaki çelişkiler ve Atlantik ittifakı içindeki merkezkaç eğilimler artmakta; en önemlisi ise çok kutuplulaşma süreci güç dengesini gelişmekte olan ülkeler lehine değiştirmektedir. NATO'nun İşlevi Bu üç yaklaşımın ortak noktası şudur: Her biri NATO'yu, küresel güç dengesindeki değişimden bağımsız biçimde değerlendirmektedir. Oysa Ankara zirvesinin gerçek anlamını kavrayabilmek için öncelikle NATO'nun kendini hangi tarihsel koşullar altında yeniden inşa etmeye çalıştığını anlamak gerekir. Her şeyden önce şunu vurgulamak gerekir: Dünya artık 1990'ların dünyası değildir ve NATO artık eski NATO değildir. NATO'nun yeniden yapılandırılmasından ve "yeni NATO"dan söz edilmesinin nedeni de budur; ittifak eski görev ve misyonunu istenen biçimde yerine getirememiştir. Bu misyon genel hatlarıyla şöyle tanımlanabilir: Emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri en aza indirecek biçimde askeri, siyasi ve ekonomik bir ittifak oluşturmak; böylece gelişmekte olan dünya karşısında birleşik bir blok olarak hareket ederek emperyalist hegemonyanın etkin biçimde sürdürülmesini güvence altına almak. Atlantik sisteminin başkentlerindeki kritik merkezlerde son 10 yıldır yürütülen ve Ankara NATO zirvesi öncesinde ve sonrasında yoğunlaşan çabalar, ittifakın bu misyonu yerine getirmedeki giderek zayıflayan rolüyle başa çıkma amacı taşımaktadır. Yeniden Yapılanma mı, Çöküş mü? Tam da bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Atlantik ittifakının bu hedefe ulaşmasına olanak tanıyacak koşullar mevcut mudur? Muhalif ya da destekçi herkesin kabul ettiği nesnel durum şudur: İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden 30 yıl sonrasına dek süren ABD güvenceli düzen, şu anda çökmekte olan bir süreçtedir. Kuşkusuz bu, emperyalist sistemin bütünüyle çöktüğü anlamına gelmez. Bununla birlikte, emperyalist ülkelerin gelişmekte olan dünya karşısındaki kolektif davranışlarının aşınması; 1990'lardaki ve 2000'lerin başındaki küresel güç dengesinden farklı bir tablonun ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Bu koşullarda, hangi adımların atıldığından bağımsız olarak, bu sistemin sürdürülebilir olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla NATO'nun ya da "yeni NATO"nun, gelişmekte olan dünyaya yönelik psikolojik operasyonun ötesine geçemeyen orta vadeli bir hayal ve iddia olduğunu kavramak gerekmektedir. Türkiye'yi İttifak Şemsiyesi Altında Tutmak NATO'nun büyük güçleri ve temel ortakları bu gerçeğin doğal olarak farkındadır. Bu nedenle mevcut NATO stratejisi, eski hegemonyayı yeniden tesis etmeyi değil; gelişmekte olan ülkelerin emperyalist sisteme karşı alternatif bir düzen kurma çabalarını sekteye uğratmayı hedeflemektedir. Bunun somut örneklerinden biri Türkiye'dir. Amaç, Türkiye'nin bölge ülkeleriyle Atlantik sisteminden bağımsız askeri ve ekonomik ortaklıklar kurmasını engellemektir. Bu çerçevede Türkiye, zaman zaman bağımsız hareket eden tutarsız bir ittifak ortağı olsa da sistemin şemsiyesi dışında bırakılmaktansa bu şemsiye altında tutulması tercih edilmektedir. Zira bu sayede Türkiye'nin ulusal çıkarları doğrultusunda sahip olduğu potansiyelinin harekete geçirilmesi sınırlandırılmış olacaktır. Bu çerçevede, Türkiye açısından değerlendirildiğinde; Türkiye'nin Atlantik ittifakında kalmasının zaman zaman bazı taktik kazanımlar sağladığını düşünmek yanıltıcı olacaktır. Zira bu kazanımlar, orta ve uzun vadede Türkiye'nin ulusal çıkarları lehine stratejik bir sonuç doğurmamaktadır. Makalenin aslı Aydınlık gazetesinde yayımlanmıştır.
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: kar-online.com · Orijinal habere git →