Pazar, 6 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

Türkiye Lübnan'ı Kendi Nüfuz Sahasına Katmak İçin Harekete Geçiyor - Rasem Ubeydât

Türkiye Lübnan'ı Nüfuz Sahasına Katmak İçin Harekete Geçiyor - Yazan: Rasem Ubeydât Bölgesel meselelere ilişkin uzmanlar, Türkiye'nin Lübnan'da nüfuz tesis etme çabasının, Suriye ve Gazze'den Doğu Akdeniz ile Lübnan sahnesine uzanan Türk-İsrail çekişmesinin doğal bir uzantısını oluşturduğunu değerlendiriyor. Ankara, Lübnan'a ayrı bir güvenlik sahnesi olarak değil, enerji haritaları ve deniz geçitleri üzerindeki mücadelenin bir halkası olarak bakıyor. Türkiye, Lübnan'ı; Doğu Akdeniz zenginliklerini kontrol altına almayı ve Türkiye'yi bu düzenlemelerin dışında bırakmayı hedefleyen Kıbrıs-İsrail-Yunanistan petrol ve doğalgaz hattından koparmayı amaçlıyor. Bu nedenle Türkiye'nin UNIFIL'in yerini alacak bir güce katılım hazırlığını ilan etmesi, güvenliğin korunmasının ötesinde bir anlam taşımakta; güneyin geleceğinin, deniz sınırlarının ve enerji meselesinin şekillendirilmesinde yer edinme çabasına işaret etmektedir. Ancak bu hırs, Gazze'deki herhangi bir Türk rolüne gösterilen İsrail itirazına benzer biçimde, kaçınılmaz olarak İsrail vetosuyla karşılaşacaktır; zira Tel Aviv, sınırları yakınında rakip bölgesel bir gücün varlığını kabul etmemektedir. Böylece Türk-İsrail çatışması Kuzey Suriye ve Gazze'den Lübnan'a taşınmakta; yeni uluslararası gücün oluşturulması, kara ve denizde nüfuz savaşının bir parçası hâline gelmektedir. Türkiye, Lübnan'ı İsrail ile sürdürdüğü rekabet sahnelerine dahil etmek için harekete geçiyor. Suriye'de rekabet güvenlik, stratejik nüfuz ve devletin bütünlüğü ekseninde şekillenirken, Lübnan'da enerji meselesi ve Doğu Akdeniz haritaları çatışmanın merkezine oturuyor. Ankara, Lübnan'ı Kıbrıs-İsrail-Yunanistan petrol ve doğalgaz hattından koparmak ve güneye ilişkin düzenlemelerde ile deniz sınırlarında kendine yer açmak istiyor. Bu doğrultuda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, UNIFIL'in ardından kurulacak bir güvenlik kuvvetine katılım teklifini gündeme getirdi. Ne var ki Filistin deneyimi, Türkiye'nin iradesini ciddi bir sınavla yüz yüze getiriyor. Gazze'deki Türk rolü İsrail vetosuyla çarpıştı; Washington ise bu vetoyu aşmak için Tel Aviv ile yüzleşmeye yanaşmadı. İsrail'in, Güney Lübnan'daki Türk varlığını engellemek için aynı vetoyu kullanması kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla Ankara'nın varlık arzusunu ilan etmesi yeterli değil; İsrail ile siyasi yüzleşmenin bedelini göze alıp almadığına ya da bu girişimin nüfuz pazarlığında bir koz olarak kalmaya devam edip etmeyeceğine karar vermesi gerekiyor. Suriye'de ise mücadelenin özü farklıdır. Mesele ekonomik olmaktan önce güvenlik ve stratejik nitelik taşımaktadır. Türkiye, sınırlarında Kürt bir yapılanmanın kurulmasını önleyecek, Suriye topraklarının bütünlüğünü kendi ulusal güvenliğine hizmet edecek biçimde güvence altına alacak istikrarlı ve kendi siyasi-güvenlik nüfuzu altındaki bir Suriye istiyor. İsrail ise askeri kapasiteden arındırılmış, hava saldırıları ve kara harekâtlarına açık, Golan'ı geri alamayacak, Lübnan ve Irak'ta direnişe derinlik sağlayamayacak zayıf ve parçalanmış bir Suriye arzu ediyor. Bu nedenle Ankara'nın istikrar koşulu olarak değerlendirdiği şeyi Tel Aviv gelecekteki bir tehdit olarak gördüğünden, Suriye'de kalıcı bir Türk-İsrail uzlaşısı tasavvur etmek güçleşiyor. Türk rolünün güvenilirlik ölçütü Lübnan da Suriye de değil, Filistin olmaya devam ediyor. Zira Türkiye'nin iç kamuoyu, hem halk hem de siyasi partiler düzeyinde, herhangi bir bölgesel başlıktan çok Filistin meselesiyle daha derin bir bağ kurmaktadır. İran'ın İsrail'i yoğun biçimde bombalama cesaretini sergileyen bölgesel güç olarak öne çıkmasına karşılık Türkiye'nin yalnızca söylem ve diplomatik baskıyla yetinmesinden bu yana sınav daha da zorlaşmıştır. Bu fark, yalnızca güç dengeleriyle değil, İslam dünyası kamuoyu ve özellikle Türkiye içindeki kamuoyu nezdinde liderlik imgesi ve cesaret algısıyla da ölçülmektedir. Ankara'nın önünde iki olasılık bulunuyor. Birincisi, Türkiye ile İsrail arasında gayri resmî bir nüfuz paylaşımına dayanan bir uzlaşının doğması: Gazze'de sınırlı bir Türk rolü karşılığında Suriye'de mutabakat, Lübnan dosyasının ise İran karşısında Amerikan-Suudi yönetimine bırakılması. Ancak bu olasılık, İsrail'in Suriye'deki hareket özgürlüğünden vazgeçmek istememesi ve Gazze ya da Lübnan'da etkin bir Türk varlığından duyduğu kaygıyla çelişmektedir. İkinci olasılıkta ise İsrail'in Suriye'yi açık bir saha, Lübnan'ı kendi güvenlik ve enerji hattının eklentisi, Gazze'yi de İsrail güvenlik düzenlemelerinin coğrafi bir uzantısı olarak değerlendirmekte ısrar etmesi hâlinde çatışma kaçınılmaz hâle geliyor. Bu durumda Türkiye, İsrail'in genişlemeci tutumuna yalnızca ayrışık bir Türk milliyetçi söylemiyle karşı koyamaz; Filistin başlığına geri dönmek, İran ile bir tür işbirliği ya da koordinasyon zemini aramak ve Suriye'ye kapalı bir Türk nüfuz bölgesi olarak değil, Lübnan'ı Irak'a bağlayan ortak bir saha olarak yaklaşmak zorunda kalır. İşte bu, Türkiye'nin zorlu sınavıdır: Ankara, İsrail ve Washington ile varılacak uzlaşının kendisine bahşedeceği sınırlı bir payı mı tercih edecek; yoksa Filistin'den başlayan ve İsrail projesine karşı duruşun bedelini kabullenen gerçek bir Doğu politikası mı inşa edecek? Nüfuzu yalnızca varlık haritaları belirlemez; onu, çatışma anında kimin kalmaya ve yüzleşmeye karar verdiği tayin eder. Filistin - İşgal altındaki Kudüs
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: shfanews.net · 31.07.2026 10:07:00 · Orijinal habere git →