Pazartesi, 14 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

Erdoğan ve Şangay İşbirliği Örgütü: Batı'ya baskı mı, Doğu'ya yöneliş mi?

NATO üyesi Türkiye'nin, Rusya ve Çin liderliğindeki bir güvenlik bloğu olan Şangay İşbirliği Örgütü'ne (ŞİÖ) katılmayı değerlendirdiğini açıklaması, bu adımın ardındaki niyete ilişkin sorgulamalara yol açtı. Kimileri bunu Ankara'nın ABD ve Avrupa ile çözüme kavuşturulamamış meselelerde kullandığı bir koz olarak değerlendirirken, kimileri de çok yönlü Türk dış politikasının doğal bir uzantısı olarak görüyor. Kırgızistan'ın ev sahipliği yaptığı ŞİÖ zirvesine Eylül ayı başında katılımının ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye'nin örgütle ilişkisini tam üyelik düzeyine taşımayı değerlendireceğini açıkladı. Ancak bunun "başka hiçbir bloktan ya da Batı'dan ayrılmak anlamına gelmediğini" vurgulayarak NATO'ya atıfta bulundu. Ankara, 2012 yılında ŞİÖ'de "diyalog ortağı" statüsü kazandı. Şu anda 10 esas üyeden oluşan örgüte Türkiye, genel olarak Batı'ya ve özelde NATO'ya rakip olarak değerlendirilen bu yapıda tam üyelik arayan ilk NATO ülkesi konumuna gelmiş durumda. ŞİÖ, çok kutuplu bir dünya düzenini savunmaktadır; bu vizyon da Türk yetkililerinin ve başta Erdoğan'ın son yıllarda giderek daha açık biçimde dile getirdiği uluslararası düzen anlayışıyla büyük ölçüde örtüşmektedir. ABD'deki Gold Uluslararası Strateji Enstitüsü'nden kıdemli araştırmacı Aso Kadri, Türkiye'nin ŞİÖ'ye ana üye sıfatıyla katılmaya yönelik kamuoyuna yansıyan hamlelerinin yalnızca "geçici siyasi manevralar" olduğunu değerlendiriyor. Kadri'ye göre böyle bir üyelik gerçekleşse dahi, bölgedeki güç dengelerine herhangi bir pratik ya da stratejik etkisi olmayacak. Bunun başlıca nedenleri arasında Ankara'nın askeri altyapı, silah, istihbarat ve ekonomik ilişkiler açısından Batılı ülkelere tam bağımlılığı ile ŞİÖ kuruluş antlaşmasının NATO'nun ortak savunma ilkesini düzenleyen 5. Maddesi'ne eşdeğer bir hüküm içermemesi yer alıyor. Bu durum, örgütün güvenlik ve askerlik boyutlarında NATO'nun yerini tutamayacağı anlamına geliyor. Kadri, Türk yönetiminin ŞİÖ üyeliği meselesini gündeme taşımakla tam üyeliğe gerçek bir yöneliş sergilemekten çok "sembolik ve müzakereci nitelikte" üç temel hedefi gerçekleştirmeye çalıştığı kanısında. Birinci hedefe göre Türkiye, ŞİÖ'ye katılım meselesini iç ve bölgesel propaganda amacıyla araçsallaştırarak Batı kararlarına koşulsuz uymak zorunda olmayan "bağımsız bir küresel güç" imajını pekiştirmeyi amaçlıyor. İkinci hedef ise ŞİÖ üyeliğini ABD ve NATO'ya karşı bir koz olarak kullanmak; buna savaş uçağı alım anlaşması ve Amerikan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması da dahil olmak üzere çözümsüz kalan meselelerde siyasi nüfuzunu artırmak. Ankara, Rusya'nın S-400 hava savunma sistemini satın alması nedeniyle Washington'ın 2020 yılında CAATSA kapsamında uygulamaya koyduğu yaptırımların kaldırılmasını bekliyor; aynı zamanda F-35 savaş uçaklarının temininin yeniden değerlendirilmesini talep ediyor. Türk-Amerikan ilişkileri Cumhurbaşkanı Donald Trump'ın ikinci döneminde belirgin bir yakınlaşma sürecine girdi. Bu sürecin en dikkat çekici anı, Trump'ın geçen Temmuz ayında 11 yıl aradan sonra NATO zirvesi vesilesiyle Ankara'yı ziyaret etmesiydi. Ne var ki bu yakınlaşma, her iki sorunlu dosyanın da çözüme kavuşturulmasına henüz zemin hazırlamadı; Trump ziyareti sırasında F-35 yasağının ve CAATSA yaptırımlarının gözden geçirilebileceğine dair sinyaller verse de mesele askıda kalmaya devam ediyor. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası'nın (NDAA) ilgili hükümleri, Türkiye'nin S-400 sisteminden ya da bununla bağlantılı ekipmandan vazgeçmesi sağlanmadıkça F-35 teslimatını kısıtlıyor. Kadri'nin aktardığı üçüncü hedef ise Türkiye'nin İsrail ile yaşadığı gerginliğin bir yansıması niteliğinde. Washington'ın terör örgütü olarak tanımladığı Hamas'a destek de dahil olmak üzere İsrail karşıtı sert bir tutum sergileyen Ankara, bölgedeki İsrail karşıtı cephenin öncülüğünü üstlenmek istiyor. Bu çerçevede Türkiye, İsrail'e NATO'nun alternatifi olan bir güvenlik ortağına sahip olduğunu göstermeyi hedefliyor. Washington, Ankara'dan Rusya'ya yönelik Batı yaptırımlarına sürekli olarak uymayı, özellikle de Rus enerjisi ve petrolü ithalatına ilişkin kısıtlamalara riayet etmesini talep ediyor. Rusya, Ankara'nın bu alandaki bağımlılığını azaltmak amacıyla Azerbaycan ve ABD ile uzun vadeli LNG anlaşmaları imzalamasına karşın doğal gaz tüketiminin yaklaşık yüzde 37'sini karşılayarak Türkiye'nin en büyük tedarikçisi olmayı sürdürüyor. Ankara ile Washington arasındaki diğer önemli anlaşmazlık konuları arasında İran meselesi yer alıyor. Türkiye, ABD'nin Tahran'a yönelik bazı yaptırımlarına uymayı reddederek İran ile ticari ve diplomatik ilişkilerini koruyor; bu durum da ABD'nin İran'ı ekonomik olarak tecrit etme çabalarını kısıtlıyor. Amerikan Hazinesi geçen hafta, İstanbul merkezli Golden Global Investment Bank ile bağlı iki şirkete İran bağlantılı yaptırımlar uyguladı. Hazine, söz konusu kuruluşları Washington'ın terör örgütü olarak tanımladığı İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü ile Çin arasındaki ticareti kolaylaştırmakla suçladı. Askerî ve güvenlik konularında uzman yazar ve siyaset araştırmacısı Ziya Kadur ise Ankara'nın ŞİÖ'ye olası katılımına ilişkin açıklamasını, "Ankara'nın Batı cephesiyle müzakere koşullarını iyileştirmek için kullandığı becerikli bir taktik baskı aracı" olarak nitelendiriyor. Kadur, Al Hurra'ya yaptığı açıklamada Türkiye'nin bu sinyali vererek NATO müttefiklerini başta Kuzey Suriye olmak üzere güvenlik kaygıları konusunda daha esnek davranmaya ve silah ambargosunu kaldırmaya zorladığını vurguladı. Türkiye'nin bu adımla aynı zamanda kendi jeopolitik değerini yükseltmeye çalıştığını ve Batı'ya "oyalanmaya devam edersen kendini doğudaki altertiflere mahkum etmek zorunda kalırsın" mesajı verdiğini ekledi. Türkiye-AB ilişkilerindeki çözümsüz meseleler arasında en önemlisi, Ankara'nın üyelik müzakerelerinin dondurulmuş olmasıdır. Avrupa Parlamentosu, Türkiye'de hukukun üstünlüğünün aşınması ve muhalefet üzerindeki baskılar gerekçesiyle müzakerelerin yeniden başlatılmasına karşı çıkıyor; bu kaygılar geçen Haziran ayında yayımlanan bir raporda da dile getirildi. Ankara ise bu eleştirileri reddederek siyasi ve ideolojik önyargının ürünü olarak değerlendiriyor. Türk-Yunan ilişkileri ile Kıbrıs meselesi de Ankara-AB ilişkilerinin normalleşmesinin önündeki bir diğer engel olmayı sürdürüyor. AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması, Doğu Akdeniz ve Ege'deki deniz sınırı anlaşmazlıkları başta olmak üzere çözüm bekleyen sorunların ele alınması için Türkiye'ye öne sürülen temel ön koşullar arasında yer alıyor. Bunlara ek olarak, Ankara ile AB arasındaki savunma ilişkileri de engeller barındırmaya devam ediyor. Türkiye'nin NATO üyeliğine karşın bazı Avrupa ülkeleri, ulusal güvenlik kaygıları ve siyasi-stratejik gerekçelerle Türk savunma sanayisinin AB'nin bağımsız savunma girişimlerine dahil edilmesine itiraz ediyor. Öte yandan Türkiye'nin ŞİÖ'ye yönelişini salt bir manevra olarak değerlendiren okuma tam bir görüş birliğine sahip değil. Farklı bir yaklaşım, bu adımın Ankara'nın uluslararası güçler arasındaki hareket alanını genişletme ve Doğu ile Batı arasında köprü konumunu koruma arzusunu yansıttığını ileri sürüyor. Orta Doğu politikaları uzmanı Türk akademisyen Bekir Atacan, Al Hurra'ya yaptığı açıklamada "Türkiye'nin değerlerinin" onu NATO'da sonuna kadar kalmaya mecbur kıldığını belirtti. Bununla birlikte Ankara'nın komşularıyla ve dünyanın tüm ülkeleriyle "çok iyi" ilişkiler kurmak istediğini de vurguladı. Atacan, Türkiye'nin "kalıcı barış uğruna ŞİÖ ülkeleriyle NATO üyeleri arasında arabulucu rol oynamak istediğini; bunun yalnızca Türk halkının ya da bölge halklarının değil, tüm insanlığın çıkarına olduğunu" ekledi. Atacan, Ankara'nın ŞİÖ'ye katılım açıklamasını Batı'ya ve ABD'ye yönelik bir manevraya indirgeyen yorumu reddederek NATO'nun aslında Türkiye'ye muhtaç olduğunu öne sürdü. Kendi deyimiyle Türkiye "Batılı ülkeler için bir emniyet supabı" iken ŞİÖ ülkelerinin de Ankara'nın Orta Doğu ve dünya genelindeki kritik rolü nedeniyle ona ihtiyaç duyduğunu vurguladı. Ankara'nın ŞİÖ'ye ilişkin atacağı sonraki adımlar, bu açılımın Batı ile çözüm bekleyen dosyalarını yönetmede kullandığı bir koz mu, yoksa dünyanın başlıca güç merkezleri arasında daha dengeli bir dış politikaya yönelik daha kapsamlı bir yönelişin mi ifadesi olduğunu ortaya koyacak.
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: alhurra.com · 13.09.2026 19:58:34 · Orijinal habere git →