Cumartesi, 12 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

Türkiye'nin 'Aşil Kalkanı'na verdiği tepki, caydırıcılığın milliyetçi nutukla değil somut adımlarla inşa edildiğini ortaya koyuyor

Yunanistan'da tanınan popülist aşırı milliyetçiler, ülkenin dış politikasını şekillendiren ve yürütenlere yönelik sürekli ve sert eleştiriler yönelterek hükümeti siyasi yetersizlik, geri adım atmak, yatıştırma politikası izlemek, ulusal strateji yoksunluğu ve Türkiye'nin revizyonist politikalarına karşı yetersiz vatanseverlik tutumu sergilemekle suçlarken, Ege'nin diğer yakasında tablo bambayla farklıdır. Dr. Konstantinos P. Baloménos Siyaset Bilimci – Uluslararası İlişkiler Uzmanı Türk analistler ve Türk medyası, Yunan-İsrail savunma işbirliğinin derinleşmesini Doğu Akdeniz'deki güç dengelerini ve güvenlik koşullarını köklü biçimde değiştiren bir gelişme olarak sunmaktadır. Özellikle 'Aşil Kalkanı' anlaşması, Türk kamuoyundaki tartışmaların odağına yerleşmiş durumdadır. Analistler, sistemin gerçek hedefinin Türkiye olduğunu ve Yunanistan ile İsrail arasında bu sistemi temin etmeye yönelik savunma anlaşmasının 'sinsi' bir uzlaşı niteliği taşıdığını ileri sürmektedir. Buna paralel olarak Türkiye, Yunan-İsrail işbirliğini genel hatlarıyla Doğu Akdeniz'deki jeopolitik bir çatışmanın parçası ve bu çatışmanın asıl hedefi olarak Türkiye'yi işaret eden bir süreç şeklinde göstermeye çalışan kapsamlı bir söylem geliştirmektedir. Somut olarak, Türk siyasi liderliği Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın İsrail'e yönelik geliştirdiği son derece sert söylem aracılığıyla yeni bölgesel işbirlikleri girişimlerini Tel Aviv ile yaşanan daha kapsamlı bir çatışma çerçevesine oturtmaya çalışmaktadır. Bu doğrultuda 'Aşil Kalkanı' yalnızca bir Yunan savunma programı olarak değil, Doğu Akdeniz'de Türkiye'ye karşı düşmanca bir jeopolitik eksenin oluşturulmasına ilişkin daha geniş bir Türk söyleminin parçası olarak yansıtılmaya çalışılmaktadır. Yukarıdaki veriler değerlendirildiğinde ortaya çıkan soru son derece basit ve nettir. Eğer Yunanistan'ın siyasi liderliği, eleştirmenlerin iddia ettiği gibi 'durgun sular' politikasıyla ülkenin egemenlik haklarını zedeliyor, ulusal savunmasını ve güvenliğini zayıflatıyor ve Yunan caydırıcılığını ortadan kaldırıyorsa, Türkiye neden Başbakan Kiryakos Miçotakis ve Yunan hükümetinin bu stratejik tercihine bu denli yoğun bir tepki göstermektedir? Yunanistan'ı 'güçsüz' olarak resmetmeye siyasi çıkar sağlayarak ısrarla devam edenlerin yanıtlaması gereken bir sonraki soru daha da somuttur. Eğer Yunanistan, bilinen popülist aşırı milliyetçilerin iddia ettiği gibi güçlü ittifakları olmayan, yetersiz caydırıcı güce sahip ve Türkiye karşısında korku sendromuna mahkûm yalnız bir ülke ise, Yunanistan-Kıbrıs-İsrail stratejik işbirliğinin derinleşmesi neden karşı tarafta bu kadar yoğun bir tartışmaya, kaygıya ve siyasi meşruiyetten yoksun bırakma çabasına yol açmaktadır? Cevap çığlıklarda değil, popülist ve milliyetçi nutukların iç tüketim ve küçük parti hesaplarına yönelik söylemlerinde değildir. Cevap olgulardadır. Olgular ise gerçek caydırıcılığın basiret, ciddiyetle, stratejik planlama, gerçek savunma kapasiteleri, teknoloji, uluslararası güvenilirlik ve stratejik derinliği olan ittifaklarla inşa edildiğini göstermektedir. Ancak Yunanistan'ı 'güçsüz' ve 'yalnız' olarak görmeyi ısrarla sürdürenlerin yanıtlaması gereken bir soru daha vardır. Yukarıda sözü edilen kamuoyunun bazı politikacılar, kamuoyu yorumcuları ve bazı medya kuruluşları tarafından sistematik biçimde inşa edilmeye çalışılan Yunanistan imajı, Türkiye'nin bizzat değerlendirdiği gerçek imajla örtüşmüyor mu? Çünkü görmezden gelinemeyecek kritik bir çelişki söz konusudur. Eğer Yunanistan içeride bazılarının ileri sürdüğü kadar zayıf, yalnız ve Türkiye karşısında korkmuş bir ülke ise, Ankara neden Yunan savunma kapasitesinin güçlendirilmesine ve Atina'nın stratejik işbirliklerinin derinleşmesine bu kadar sert tepki göstermektedir? Türkiye, yerinde sayan, zayıf, korkak ve kendi politikasını sürekli fiilî durumlarla dayatan bir Yunanistan'a tepki gösteremez. Değişen bir Yunanistan'a tepki göstermektedir. Silahlı Kuvvetlerini sürekli güçlendiren ve caydırıcı kapasitesini yükselten bir Yunanistan'a tepki göstermektedir. Stratejik işbirliklerini derinleştiren, bölgesel güvenlik ve istikrar ağları oluşturan ve Doğu Akdeniz'deki jeopolitik ayak izini genişleten bir Yunanistan'a tepki göstermektedir. Yalnızca bazı silah sistemleri satın almakla sınırlı kalmayıp kapsamlı ve çok katmanlı bir savunma ekosistemi oluşturmayı hedefleyen hesaba katılır bir güce tepki göstermektedir. Son olarak, güvenliğini ve egemenlik haklarını her türlü ihlal girişiminin maliyetini artıran bir Yunanistan'a tepki göstermektedir. Ve bunlar belki de değerlendirmemiz gereken en önemli unsurlardır. Çünkü Yunan gücünün gerçek değerlendirmesi milliyetçi nutuklar ve iç kamuoyuna yönelik aşırı vatanseverlik yarışmaları üzerinden yapılamaz. Bu değerlendirme her şeyden önce Yunanistan'ın edindiği gerçek kapasiteler aracılığıyla yapılır; ama bunun yanı sıra bu kapasitelerin nasıl değerlendirildiğiyle, özellikle de Türk tarafınca nasıl algılandığıyla yapılır. Zira caydırıcılıkta önemli olan yalnızca sahip olduğun güç değildir. Rakibinin senin sahip olduğunu algıladığı güç, bu gücü ne ölçüde güvenilir biçimde yansıttığın ve rakibinin, bu gücü sorgulamaya kalkışması hâlinde ne kadar bedel ödeyeceğini nasıl hesapladığı da son derece önemlidir. Bu bağlamda 'Aşil Kalkanı'na ve Yunanistan-İsrail işbirliğinin stratejik derinleşmesine verilen Türk tepkisinin yoğunluğu görmezden gelinemeyecek somut bir veridir. Ancak Türkiye'nin tepkisinin Yunan siyasi liderliğinin gözden kaçırmaması gereken ikinci bir boyutu daha vardır. Bu boyut, Ankara'nın Yunanistan'ın savunma tercihlerini ulusal güvenlik ve caydırıcılığı güçlendirme tedbirleri olarak değil, Türkiye'ye karşı tasarlanmış daha kapsamlı bir planın parçası olan saldırgan ve istikrarsızlaştırıcı hamleler olarak sunarak bu tercihleri meşruiyet zemininden yoksun bırakmaya yönelik bir söylem oluşturma çabasıyla ilgilidir. Bu söylemin Yunan tarafınca yalnızca kaydedilmesi değil, aynı zamanda çözümlenmesi, çürütülmesi ve stratejik biçimde ele alınması gerekmektedir. Somut olarak Yunanistan, Türk söyleminin hâkim kılınmasına ve kendi savunma politikasına ilişkin tartışmanın Türkiye'nin belirlediği bir çerçevede kalmasına izin vermemelidir. Yaptığı tercihlerin gerçek boyutlarını ortaya koyması ve Türk tarafının empoze etmeye çalıştığı temel iddialara argümanlarla yanıt vermesi gerekmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, 'Aşil Kalkanı'nın Türkiye'yi hedef alan saldırgan bir proje olduğuna dair Türk iddiasına karşı şu husus vurgulanmalıdır: Söz konusu sistem, çok katmanlı bir hava savunması ve balistik füze savunma sistemidir; üçüncü ülkelere yönelik askerî güç yansıtmak amacıyla tasarlanmış saldırgan bir sistem değildir. Hiçbir koşulda bir ülkenin savunmasının güçlendirilmesi, karşı tarafta kaygıya yol açtığı için saldırgan bir eylem niteliği kazanmaz. Eğer bu mantık geçerli olsaydı, herhangi bir devletin her türlü savunma yatırımı, göreli askerî üstünlüğünün azaldığını hisseden herhangi bir ülke tarafından 'saldırgan' olarak nitelendirilebilirdi. Bir savunma sisteminin Türkiye'nin askerî hesaplamalarını etkileyebileceği gerçeği, söz konusu sistemin niteliğini değiştirmez. Tam tersine, hesaplamaları işte bu şekilde dönüştürmek, sistemin caydırıcı işlevinin temel unsurudur. Caydırıcılığın özü, potansiyel rakibe her türlü askerî güç kullanım girişiminin etkili savunma kapasiteleriyle karşılaşacağını ve dolayısıyla daha yüksek bir bedel gerektireceğini açıkça ortaya koymaktır. Bu anlamda 'Aşil Kalkanı', saldırgan güç yansıtma mekanizması değil Yunanistan'ın olası bir saldırıya karşı caydırıcı kapasitesini güçlendirme mekanizmasıdır. Yunanistan adına yeni bir saldırı kapasitesi yaratmaz; hava sahasını, Silahlı Kuvvetlerini, kritik altyapısını ve nüfusunu koruma kapasitesini artırır. Dolayısıyla Türk iddiası iki farklı kavramı birbiriyle karıştırmaktadır: savunma kapasitesi ile saldırı niyeti. Türkiye'nin Yunan hava savunmasının güçlendirilmesini kendi askerî planlamasını etkileyen bir faktör olarak algılaması, Yunanistan'ın saldırı niyeti edindiği anlamına gelmez. Yunanistan'ın olası bir saldırıyı caydırma ya da karşılama kapasitesinin arttığı anlamına gelir. İşte 'Aşil Kalkanı'nın gerçek özü burada yatmaktadır. Bu kalkan Türkiye'ye karşı değil, Yunanistan için bir kalkandır. Bu fark iletişimsel değil, stratejiktir. Zira savunma kapasitesini artıran bir devlet zorunlu olarak istikrarsızlık yaratmaz. Bu güçlendirme, rakibin askerî baskı ya da tehdit seçeneğini daha az cazip kılıyor ve olası bir krizin kontrol altında kalma olasılığını artırıyorsa, aksine istikrara katkı sağlayabilir. Dolayısıyla Yunanistan, savunmasını güçlendirdiği için özür dilemek zorunda değildir. Bunu neden yaptığını ve ne gibi bir amaca hizmet ettiğini açıkça anlatması yeterlidir. Amaç korumaktır, mantık caydırıcılıktır ve hedeflenen sonuç güvenilir caydırıcı güç aracılığıyla barıştır. Yunan-İsrail savunma işbirliğinin Türkiye'ye karşı bir 'düşman ekseni' oluşturduğuna dair Türk iddiasına gelince, Yunanistan ile İsrail arasındaki stratejik işbirliğinin Türkiye'yi kuşatmak amacıyla kurulmadığı vurgulanmalıdır. Tersine, bu işbirliği savunma, enerji, teknoloji, sivil koruma, ekonomi ve daha geniş bölgesel güvenlik konularını kapsayacak biçimde on yılı aşkın bir süre içinde adım adım geliştirilmiştir. Yunanistan herhangi bir 'Türkiye karşıtı eksene' ne katılmıştır ne de katılmayı arzu etmektedir. Yunanistan, güvenliği, istikrarı ve stratejik özerkliğini güçlendiren stratejik işbirliği ağlarına ihtiyaç duymakta ve bu ağları inşa etmektedir. Aradaki fark köklüdür. Eksen birine karşı, işbirliği ağı ise ortak çıkarlara ulaşmak için kurulur. Ankara'nın gerçekliği tersine çevirerek her Yunan stratejik işbirliğini 'Türkiye'yi kuşatma' planının bir parçası olarak sunma girişimi, Yunanistan'ın tercihlerinin gerçek niteliğinden çok Türkiye'nin bölgesel ortamı nasıl algıladığını gözler önüne sermektedir. Son olarak, Yunanistan'ın İsrail ile kurduğu işbirliği ve savunma kapasitesinin güçlendirilmesi aracılığıyla Türkiye ile daha kapsamlı bir jeopolitik çatışmanın parçasına dönüştüğüne ve bu nedenle Türkiye'ye karşı gerilim stratejisi seçtiğine dair Türk iddiasına karşı Yunan yanıtı da bir o kadar net olmalıdır. Yunanistan gerilim stratejisini ne seçmiştir ne de seçmek istemektedir. Tersine son yıllarda Yunanistan, aktif diyalog, açık iletişim kanalları, diplomatik girişimlerin üstlenilmesi ve caydırıcı kapasitenin sürekli güçlendirilmesini bir arada yürüten Yunan-Türk ilişkilerini yönetme modelini hayata geçirmiştir. Daha önceki bir makalemde ifade ettiğim üzere bu, 'Sorumluluk Stratejisi'dir; bu stratejide diyalog zayıflık ya da geri adım atmanın göstergesi olarak değil, kriz yönetimi, gerilimi azaltma ve güçlü ve güvenilir caydırıcılığı sürdürme ihtiyacından ödün vermeksizin istikrar koşullarının yaratılmasına yönelik bir araç olarak ele alınmaktadır. Özellikle bu 'Sorumluluk Stratejisi' aracılığıyla Yunanistan, iki ülkeyi kıpırdanamaz bir tırmanma ve istikrarsızlık kısır döngüsüne mahkûm edebilecek, karşıtlık ve çatışma retorikine yatırım yapan 'Gerilim Stratejisi'nden kaçınarak diyalog ile caydırıcı güç bileşimi üzerinden istikrarı hedeflemektedir. Yunanistan diyaloga yatırım yapmakta, ancak eş zamanlı olarak caydırıcı gücünü de güçlendirmektedir. Türkiye ile müzakere masasına oturmakta ve aynı anda güvenliğini ve egemenlik haklarını her türlü ihlal girişiminin maliyetini artırmaktadır.
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: taxydromos.gr · 12.09.2026 17:00:00 · Orijinal habere git →