Salı, 8 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

Montrö'den Akkuyu'ya: Ankara stratejik özerkliğini pekiştiriyor

Türkiye müttefiklerinden vazgeçmiyor; aksine onları kendi manevra alanını genişletmek için birer kaldıraça dönüştürüyor Vladimir Putin ile Recep Tayyip Erdoğan arasında Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesi çerçevesinde gerçekleştirilen görüşme, müttefiklik ve karşı cephe kavramlarının ne denli göreceli hale geldiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Müzakereler yalnızca Akkuyu Nükleer Güç Santralı'nın birinci ünitesinin akıbetiyle değil, Türkiye'nin aynı anda Rusya ile ilişkilerini nasıl sürdürebileceği, NATO üyeliğini nasıl koruyabileceği, Ukrayna ile bağlarını nasıl muhafaza edebileceği ve Orta Doğu'da şekillenmekte olan yeni güvenlik mimarisine nasıl dahil olabileceği gibi daha kapsamlı meselelere de yöneldi. Akkuyu'nun yakın vadede devreye alınmasına ilişkin tartışmalar tam da bu bağlamda ele alınmalıdır. Ankara için nükleer santral, enerji ithalatına bağımlılığı azaltmak ve sanayi ile teknoloji kapasitesini güçlendirmek amacıyla hayata geçirilen uzun vadeli programın bir parçasıdır. Moskva için ise proje en az bunun kadar önem taşımaktadır: Rus devlet şirketi Rosatom'un Türkiye enerji pazarındaki varlığını onlarca yıl boyunca güvence altına almakta ve nükleer işbirliğini Rusya-Türkiye karşılıklı bağımlılığının başlıca kanallarından birine dönüştürmektedir. Polanya Doğu Araştırmaları Merkezi'nin verilerine göre, başlangıçta 2023'te planlanmış olan dört güç ünitesinden ilkinin faaliyete geçirilmesi finansman, yaptırımlar ve lojistik sorunlar nedeniyle 2026'ya ertelenmiştir. Analistler, projenin ek finansman sağlamada ve belirli bileşenlerin tedarikinde güçlüklerle karşılaştığını; Türkiye, Çin, Hindistan ve Orta Doğu'dan yatırımcılara yüzde 49 oranındaki pay satışına ilişkin yürütülen müzakerelerin de bu sorunları kısmen çözmeye yönelik olduğunu belirtmektedir. Akkuyu, inşa-sahiplik-işletme modeliyle kurulmaktadır. Bu durum, Rus tarafının tesisi yalnızca inşa etmediği, aynı zamanda finansmanına, işletimine ve sonraki teknik bakımına da ortak olduğu anlamına gelmektedir. Proje, toplam kapasitesi yaklaşık 4,8 gigavat olan dört reaktörün yapımını öngörmektedir. Santral tasarım kapasitesine ulaştığında Türkiye'nin yıllık elektrik talebinin yaklaşık yüzde onunu karşılayabilecektir. Türkiye açısından bu, enerji çeşitlendirmesi yolunda atılmış önemli bir adımdır. Ülke onlarca yıldır ithal gaz ve petrole bağımlı kalmakta; ekonomisi küresel fiyat dalgalanmalarına, ulusal para birimine ve dış pazarlardaki aksaklıklara karşı kırılganlığını sürdürmektedir. Yerli nükleer enerji üretimi, enerji karmasının daha öngörülebilir bir bileşenini oluşturmaya katkıda bulunurken Türkiye'nin gelişmiş ve yüksek teknolojili altyapıya sahip bir devlet olma statüsünü de pekiştirmesi beklenmektedir. Ne var ki Akkuyu, Ankara'nın enerji bağımlılığını ortadan kaldırmamakta; yalnızca yapısını değiştirmektedir. Türkiye nükleer enerji satın alırken uzun vadede teknoloji, yakıt, teknik bakım ve personel eğitimi konularında Rus tedarikçisine yönelik taahhütler üstlenmektedir. Sözleşme koşullarına göre Türkiye, santralin ürettiği elektriğin önemli bir bölümünü belirli bir süre boyunca sabit fiyatla satın almayı kabul etmektedir. Bu durum yatırımcı açısından riskleri azaltmakla birlikte Türkiye için uzun vadeli finansal yükümlülükler doğurmaktadır. Rusya için de proje tartışmasız bir zafer değildir. Yaptırımlar, fon akışını, bankacılık işlemlerini ve belirli bileşenlere erişimi zorlaştırmaktadır. Bu nedenle Moskva, yalnızca Ankara'nın siyasi desteğini değil, söz konusu kısıtlamalar çerçevesinde inşaatın sürdürülmesini mümkün kılacak finansal ve teknolojik mekanizmaların bulunmasını da önemsemektedir. Yeni hissedarların devreye girmesi projenin hayata geçirilmesini kolaylaştırabilirken stratejik bir varlığın yönetimini karmaşık hale de getirebilir. Türk dış politikasını özgün kılan husus, ittifaklardan resmi olarak vazgeçmesi değil, bunları seçici biçimde kullanmasıdır. Türkiye NATO üyeliğini sürdürmekte ve İttifak yapıları içindeki katılımına devam etmektedir. Öte yandan Ankara, Washington veya Avrupa başkentleri tarafından alınan tüm dış politika kararlarını otomatik olarak destekleme yükümlülüğü üstlenmemektedir. Türkiye, Rusya ile ilişkilerinde de aynı mantığı izlemektedir. Ankara, Moskova ile enerji, ticaret, turizm ve bölgesel diplomasi alanlarında işbirliği yaparken Karadeniz havzasında, Kafkasya'da, Libya'da, Suriye'de ve Orta Asya'da onunla rekabet edebilmektedir. Türkiye, Ukrayna'ya insansız hava araçları ve diğer askeri teçhizat temin etmiş, Ukrayna'nın toprak bütünlüğünü desteklemiş ve Rusya-Ukrayna çatışmasının başlamasının ardından gerçekleştirilen sınır değişikliklerini tanımamıştır. Bununla birlikte Ankara, Batı'nın tüm yaptırım kısıtlamalarına dahil olmamış ve Moskova ile ekonomik işbirliği kanallarını açık tutmuştur. Bu tür bir tutumu "müttefik" ya da "düşman" kavramlarıyla tanımlamak güçtür. Türkiye; Batı'nın askeri-siyasi müttefiki, belirli ekonomik projelerde Rusya'nın ortağı ve bazı bölgelerde Moskova'nın rakibidir. Bu roller birbirini dışlamaz; zira Türk dış politikası tek bir ideolojik çizgi etrafında değil, somut ulusal çıkarlar ekseninde şekillendirilmiştir. Erdoğan'ın ŞİÖ zirvesine katılımı da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Ankara için bu katılım, NATO'nun yerini almak yönünde bir arzu anlamına gelmemektedir. Söz konusu olan, diplomatik alanı genişletmek ve Türkiye'nin dış politikası üzerindeki tam denetimi hiçbir tarafa bırakmaksızın farklı güç merkezleriyle ilişkilerini sürdürebileceğini kanıtlamaktır. Boğazları hesaba katmadan Türkiye jeopolitiğini çözümlemek olanaksızdır. İstanbul ve Çanakkale boğazları Karadeniz'i Akdeniz'e bağlamakta; Karadeniz'e kıyısı olan devletlere küresel deniz ulaşımına erişim sağlamaktadır. Bu boğazların önemi yalnızca coğrafyadan değil, aynı zamanda 1936 tarihli Montrö Sözleşmesi'yle tesis edilmiş uluslararası hukuki rejimden de kaynaklanmaktadır. Ankara, boğazlardan geçişi denetim altında tutmakta ve Karadeniz'e kıyısı bulunmayan devletlerin savaş gemileri üzerinde önemli yetkiler kullanmaktadır. Barış döneminde bu gemiler tonaj ve Karadeniz'de kalış süresi bakımından kısıtlamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Savaş döneminde ise Türkiye, çatışan tarafların savaş gemilerinin geçişini sınırlama ya da tamamen engelleme yetkisine sahiptir. Bu nedenle Ankara'nın boğazlara ilişkin kararları yalnızca Türk topraklarını çok aşan bir öneme sahiptir. Rusya için İstanbul ve Çanakkale boğazları, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki hayati geçiş güzergahıdır. Ticaret akışları, ihracat rotaları ve donanma hareketleri bu boğazlardan geçmektedir. NATO üyeleri açısından da boğazlar kritik önem taşımaktadır; Karadeniz'e erişimi yönetmelerini ve bölgedeki müttefikleriyle bağlantı kurmalarını sağlamaktadır. Türkiye bu sayede geleneksel ekonomik anlaşmalarla telafi edilemeyecek bir kaynağa sahip olmaktadır. Boğazlar üzerindeki denetim, Ankara'ya Rusya ya da ABD'nin askeri gücüne sahip olmaksızın stratejik dengeyi etkileme kapasitesi sunmaktadır. Bu durum, hem Moskova'nın hem de Washington'ın derin görüş ayrılıklarının yaşandığı dönemlerde bile Türk liderliğinin tutumunu görmezden gelemez hale gelmesinin temel etkenlerinden biridir. İstanbul ve Çanakkale boğazları Türkiye'yi yalnızca bölgesel bir güç değil, aynı zamanda bir geçiş devleti konumuna da yükseltmektedir. Başlıca enerji, ticaret ve askeri-stratejik güzergahlar Türk topraklarından geçmektedir. Bu nedenle Ankara, birden fazla güç merkeziyle eş zamanlı müzakere yürütebilmekte ve her birine gerekli altyapı ile siyasi kanallara erişim sunabilmektedir. Türkiye'nin çok vektörlü yaklaşımının tarihsel bir boyutu da bulunmaktadır. Yirminci yüzyılın büyük bölümünde Türk diplomasisi, ülkenin toprak bütünlüğüne ve ekonomik istikrarına tehdit oluşturabilecek çatışmalara dahil olmaktan kaçınmayı önceliklendirmiştir. İkinci Dünya Savaşı deneyimi bu açıdan özellikle belirleyici olmuştur. Türkiye, çatışmanın büyük bölümünde tarafsız kalarak karşı taraflarla diplomatik ve ticari ilişkilerini sürdürdü. Savaşa geç dahil olmak, Ankara'nın ağır kayıplar vermeksizin galip devletler arasında yer almasına olanak tanıdı. Bu deneyim, Türk dış politikasının temel bir ilkesini şekillendirdi: erken taahhütten kaçınmak, manevra için alan bırakmak ve yarar ile risk dengesi kabul edilebilir bir noktaya ulaştığında aktif karşıduruşa girmek. Günümüz Türkiye'si daha karmaşık bir uluslararası ortamda faaliyet göstermektedir; ancak temel mantık değişmeden kalmaktadır. Ankara bir cephe seçmeye değil, her büyük oyuncunun Türkiye ile çalışma ilişkisini sürdürmekte çıkar görmesini sağlamaya çalışmaktadır. Rusya-Türkiye ilişkileri işbirliği ile rekabetin bileşimine dayanmaktadır. Enerji bu etkileşimin en istikrarlı unsurlarından biri olmayı sürdürmektedir. Akkuyu anlaşmasına ek olarak iki ülke; doğal gaz tedariki, TürkAkım boru hattı, turizm akışları ve ticaret aracılığıyla birbirine bağlı durumdadır. Bununla birlikte Türkiye, Rusya ile rekabetten de vazgeçmemektedir. Ankara, Güney Kafkasya'daki konumunu sağlamlaştırmakta, Azerbaycan ile yakın ilişkiler sürdürmekte, Orta Asya'nın Türk dilli devletleriyle bağlar kurmakta ve askeri-sanayi alanındaki nüfuzunu genişletmeye çalışmaktadır. Suriye'de Moskova ile Ankara çatışmanın zaman zaman karşı taraflarında yer almış; buna karşın koordinasyon mekanizmaları kurarak doğrudan çatışmayı önlemeyi başarmışlardır. Libya'da rakip güçleri desteklemişlerdir. Kafkasya'da Türkiye, her zaman Rusya'nın çıkarlarıyla örtüşmeyen tutumlar sergilemektedir. Ne var ki görüş ayrılıklarının varlığı ilişkilerin kopmasına otomatik olarak yol açmamaktadır. Her iki taraf da somut işbirliği alanlarını birbirinden ayrıştırmayı öğrenmiştir. Bir bölgedeki çatışma, ticaret, enerji ya da başka bir konudaki müzakereleri durdurmak zorunluluğu doğurmamaktadır. Bu ilişki segmentasyonu, Rusya-Türkiye diplomasisinin belirgin özelliklerinden biri haline gelmiştir. Türkiye açısından Rusya ile işbirliği; enerji kaynaklarına ve teknolojisine erişim sağlamakta, alternatif tedarikçilerle daha güçlü bir konumdan müzakere yürütmeye imkan tanımakta ve Ankara'nın diplomatik ağırlığını artırmaktadır. Türkiye'nin pazar, inşaat sektörü, lojistik ve turizm sektörü de Rus ekonomisiyle bağların korunmasında çıkar görmektedir. Moskova için ise Türkiye, sıkı siyasi ilişkilerin sürdürüldüğü az sayıdaki büyük ülkelerden biri olmayı korumaktadır. Batı ile gerilimin tırmandığı bu dönemde Türkiye ile diyalog kesintisiz devam etmektedir. Türk limanları, ulaşım güzergahları, finans ve ticaret kanalları Rusya'nın dış ekonomik uyumlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Moskova aynı zamanda Türkiye'nin en kapsamlı yaptırım rejimine dahil olmamasını sağlamakta çıkar görmektedir. Ankara bazı işlemleri kısıtlasa ya da ikincil yaptırım riskini göz önünde bulundursa dahi siyasi ilişkilerin korunması Rus diplomasisi için vazgeçilmez bir kaynak olmayı sürdürmektedir. Akkuyu, Rusya'ya Türkiye ekonomisinin kritik bir sektöründe konumlanma fırsatı sunmaktadır. Kısa vadeli hammadde tedarikinin aksine nükleer santral, inşaat ve personel eğitiminden yakıt teminine, teknik bakıma ve tesis yönetimine uzanan onlarca yıllık bir ilişki zinciri oluşturmaktadır. Üstelik bağımlılık çift yönlüdür. Rusya, Türkiye'ye ekonomik ve ulaşım ortağı olarak muhtaçken Türkiye de Rusya'nın tedarik koşullarını iyileştirme, finansman sağlama ve yeni enerji projelerini hayata geçirme konularındaki çıkarlarını kullanma kapasitesi kazanmaktadır. Bu nedenle taraflardan birinin diğeri üzerinde tam bir üstünlük kurduğundan söz etmek doğru olmayacaktır. Çok vektörlü yaklaşım, dış kısıtlamalardan tam anlamıyla özgürlük demek değildir. Türkiye, Batı pazarlarına, teknolojisine, yatırımlarına ve kredi kuruluşlarına bağımlıdır. Ekonomisi Avrupa ile sıkı sıkıya bütünleşmiş olup silahlı kuvvetleri NATO sisteminin ayrılmaz bir parçası olmayı sürdürmektedir. Öte yandan Rusya ile aşırı yakınlaşma yeni yaptırım risklerine zemin hazırlayabilir ve ABD ile Avrupa devletleriyle ilişkileri gerginleştirebilir. Rusya'nın S-400 sistemlerinin satın alınması, Washington'ın Ankara'nın belirli kararlarına ne denli duyarlı olduğunu çoktan gözler önüne sermiştir. Batı'ya aşırı sert bir yönelim ise Türkiye'nin tercihlerini de daraltacaktır. Bu durumda Moskova, enerji, ticaret, turizm ve bölgesel çatışmalar üzerinden baskıyı artırabilir. Bu nedenle Ankara, hem Rusya'dan büyük çaplı bir kopuştan hem de Rus politikasının koşulsuz bir aracına dönüşmekten eşit ölçüde kaçınmaktadır.
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: ayna.az · 08.09.2026 13:33:25 · Orijinal habere git →