Pazartesi, 7 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

Türkiye'den stratejik hamle: Erdoğan, Danimarka ortaklığıyla 'toryum kartını' oynuyor – 'Ucuz uranyum' ve enerji özerkliği planı

Türkiye'nin Danimarkalı Copenhagen Atomics şirketiyle toryum değerlendirmesi için imzaladığı anlaşma, henüz yeni bir nükleer santral inşasına yönelik bir yatırım kararı niteliği taşımıyor. Ancak bu adım, olağan bir araştırma mutabakat muhtırasının çok ötesinde stratejik bir öneme sahip: Ankara, kendi toprak altında sahip olduğu bir hammaddeyi birincil girdi olarak kullanarak yeni nesil nükleer enerjinin teknolojik yollarından birine erişim sağlamaya çalışıyor. Mutabakat muhtırası, 7 Eylül'de Türkiye'nin TENMAK ajansı ile Copenhagen Atomics arasında imzalandı. Muhtıra; Türkiye'de nükleer yakıta uygun toryum bileşiklerinin üretimi ve bu bileşiklerin gelişmiş reaktörlerde, özellikle de Erimiş Tuz Reaktörlerinde (Molten Salt Reactors, MSR) kullanılması üzerine araştırma yapılmasını öngörüyor. Türk Enerji Bakanlığı'nın resmi hedefi, Türk sanayicilerini, üniversitelerini ve araştırma merkezlerini sürece dahil etmek ve uzun vadede yurt içinde nükleer kalitede toryum bileşikleri üretme kapasitesi oluşturmak. Bu durum, Türkiye'nin nükleer stratejisini artık hazır reaktör satın almakla sınırlı tutmaması açısından özel bir önem taşıyor. Ankara; yakıt, malzeme, küçük reaktörler ve nükleer araştırma alanlarında teknolojik birikim edinmeye çalışırken Rusya ile yürütülen çok daha kapsamlı ve tamamen geleneksel nükleer program olan Akkuyu projesini de sürdürmeye devam ediyor. Rosatom'dan toryuma: İki farklı nükleer strateji Mersin iline bağlı Akkuyu, Türk nükleer programının temel taşını oluşturuyor. Toplam 4.800 MW kapasiteli dört adet Rus yapımı VVER-1200 reaktöründen oluşan proje, Türkiye ile Rusya arasında 2010 yılında imzalanan hükümetler arası anlaşma çerçevesinde, nükleer santraller için alışılmadık bir model olan İnşa-Sahip Ol-İşlet (Build-Own-Operate) modeliyle hayata geçiriliyor. Rus şirketi Rosatom, santralı kendi finanse ediyor, inşa ediyor ve proje şirketi aracılığıyla hem sahipleniyor hem de işletecek. Ankara, birinci üniteden ilk elektriği 2026 yılı sonuna kadar üretmeyi hedefliyor. Haziran ayında birinci ünitede 163 adet yakıt demeti maket elemanının deneme yüklemesi gerçekleştirildi; bu işlem, gerçek nükleer yakıt yüklemesinden önce mekanik, hidrolik ve termal sistemlerin denetlenmesinde kullanılan bir prosedür. Projedeki Rus varlığı belirleyici olmayı sürdürüyor. Akkuyu için nükleer yakıt temini, Rosatom bünyesindeki TVEL şirketiyle uzun vadeli anlaşma imzalayan proje şirketine bırakılmış durumda. Proje çerçevesi, hisselerin yüzde 49'una kadarının üçüncü taraf yatırımcılara satışına olanak tanısa da Rosatom, Akkuyu Nuclear'ın şu an itibarıyla tam hissedarlığını elinde bulunduruyor. Nisan 2026'da Reuters, Rosatom'un Türk şirketleriyle olası sermaye ortaklığı görüşmelerini yeniden başlattığını aktardı. Ekonomik model de uzun vadeli sonuçlar doğuruyor. Türk tarafı, dört ünitenin üretiminin belirli bir bölümünü 15 yıl boyunca satın almayı taahhüt etti. Hükümetler arası anlaşmaya göre 1. ve 2. ünitenin üretiminin yüzde 70'i, 3. ve 4. ünitenin üretiminin ise yüzde 30'u kilovat saat başına 12,35 sent ağırlıklı ortalama fiyatla alınacak. Akkuyu'nun yıllık yaklaşık 35 TWh elektrik üretmesi bekleniyor; bu miktar, Türkiye'nin toplam elektrik tüketiminde kayda değer bir paya karşılık geliyor. Toryumun Ankara'yı neden bu denli ilgilendirdiği de burada netleşiyor. Akkuyu, elektrik üretimi için ithal doğal gaz yakma ihtiyacını azaltıyor; ancak nükleer yakıt döngüsündeki dışa bağımlılığı tamamen ortadan kaldırmıyor. Buna karşılık, gelecekte kurulacak yurt içi bir toryum ekosistemi, en azından teorik olarak bu bağımlılığın bir kısmını azaltabilir. Sonraki adım: Sinop, Trakya ve toplam 20 GW nükleer kapasite Erdoğan hükümeti çok daha geniş kapsamlı bir nükleer plan belirlemiş durumda. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar, Türkiye'nin 2050'ye kadar yaklaşık 20 GW nükleer kapasiteye sahip olmayı hedeflediğini açıkladı. Bu hedefin 15 GW'ının büyük konvansiyonel reaktörlerden, yaklaşık 5 GW'ının ise Küçük Modüler Reaktörlerden (SMR) elde edilmesi planlanıyor. Hedef; nükleer enerjinin elektrik üretimindeki payının yaklaşık yüzde 10-15 düzeyine çıkarılması. Akkuyu'daki dört reaktörün ardından Türkiye, Sinop'a ve Trakya'ya dörder reaktör daha kurmayı planlıyor. Ortaklar henüz belirlenmedi. Mart ayında Bakan Bayraktar, Güney Kore, Kanada, Çin ve Rusya ile görüşmelerin sürdüğünü belirterek seçimin en ekonomik tekliflerin yanı sıra yurt içi katılım ve teknoloji transferi düzeyi esas alınarak yapılacağını söyledi. Rusya ise oyunda kalmaya devam ediyor. Eylül başında Recep Tayyip Erdoğan, Vladimir Putin ile yaptığı görüşmenin ardından iki ülkenin yeni nükleer projelerde daha ileri düzeyde iş birliği yapabileceğinden söz etti. Bu durum, Ankara'nın Rosatom'dan uzaklaşmadığını, ancak aynı zamanda Akkuyu modelinde olduğu gibi ikinci bir tekel düzeninden kaçınarak sonraki üniteleri Rusya, Çin, Güney Kore ve Batılı tedarikçiler arasındaki rekabete açmaya çalıştığını gösteriyor. Toryum tam olarak nedir? Toryum-232; doğal, hafifçe radyoaktif bir metal olup yer kabuğunda önemli miktarlarda bulunuyor. Sıklıkla 'nükleer yakıt' olarak tanıtılsa da teknik açıdan bu bir basitleştirme. Doğal toryum-232, uranyum-235 gibi fisil bir madde değil, doğurgan (fertil) bir madde. Bir nötron soğurduğunda ara bozunmalar yoluyla fisil olan ve gerçek anlamda nükleer zincirleme tepkimeyi sürdürebilecek uranyum-233'e dönüşüyor. Bu, bir toryum reaktörünün ilk aşamasında döngüyü 'başlatmak' için zenginleştirilmiş uranyum gibi fisil bir maddeye ihtiyaç duyduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla toryumun Türkiye'nin ithal nükleer yakıta olan bağımlılığını tek başına ve hemen ortadan kaldırabileceği yönündeki ifade teknik açıdan doğru değil. Copenhagen Atomics da kendi tasarımları için bunu açıkça ortaya koyuyor. Şirketin 2028'den itibaren testler ve 2030'lu yıllarda ticari kullanım için planladığı ilk reaktörlerin, başlangıç fisil yakıtı olarak yaklaşık yüzde 5 zenginleştirilmiş uranyum kullanması ve toryumun reaktör içinde ayrı bir döngüye dahil edilmesi öngörülüyor. Şirket, ilk versiyonların tükettiklerinden fazla fisil madde üreten tam anlamıyla üretici (breeder) reaktörler olmayacağını da açıkça belirtiyor. Burada kritik olan nokta şu: Ankara'nın Copenhagen Atomics ile imzaladığı anlaşma, piyasada bugün mevcut olgun ticari bir nükleer ürünü değil, hâlâ geliştirilmekte olan bir teknolojiyi konu alıyor. Erimiş tuz reaktörleri Türkiye'yi neden ilgilendiriyor? Günümüzdeki nükleer reaktörlerin büyük bölümünde yakıt katı halde bulunuyor ve soğutucu olarak yüksek basınç altında su kullanılıyor. Erimiş Tuz Reaktörü tasarımlarının önemli bir kısmında ise nükleer madde, yakıt taşıyıcısı ve çoğu zaman soğutucu işlevi gören erimiş tuzlara çözülüyor. Bu yöntem, yüksek sıcaklıklarda ancak geleneksel su soğutmalı reaktörlere kıyasla çok daha düşük basınçta çalışmaya olanak tanıyor. IAEA, bazı tasarımlarda sıvı yakıtın ısıl genleşmesinin güçlü bir negatif reaktivite katsayısı sağlayabileceğine dikkat çekiyor: yakıt ısınıp genleştikçe nükleer tepkime azalma eğilimi gösteriyor. Yüksek sıcaklıklar, Türk sanayi politikası açısından da cazip bir özellik sunuyor. MSR'ların teorik olarak yalnızca elektrik değil, endüstriyel süreçler, hidrojen üretimi ve diğer uygulamalar için yüksek sıcaklıklı ısı da üretebileceği öngörülüyor. IAEA da bu hibrit uygulamaları teknolojinin potansiyel avantajları arasında değerlendiriyor. Ne var ki ciddi teknik güçlükler de mevcut. Erimiş florür ya da klorür tuzları; yüksek sıcaklığa, radyasyona ve aşınmaya dayanıklı malzemeler gerektiriyor. Yakıtın kimyasal işlenmesi, bazı fisyon ürünlerinin yönetimi, lisanslama ve endüstriyel tedarik zincirinin geliştirilmesi, kapsamlı araştırma gerektiren konular olmayı sürdürüyor. IAEA, teknolojinin deneysel olarak uygulanabilir olduğunun kanıtlandığını, ancak geniş çaplı ticari uygulamadan önce büyük ölçüde birikimli endüstriyel bilginin yeniden kazanılması ve geliştirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Türkiye'nin toryum rezervleri gerçekte ne kadar? Bu konuda özel bir dikkat gerekiyor; zira Türkiye'de toryum rezervleri konusunda 'dünya birinciliği' iddialarını içeren çarpıcı rakamlar sıkça dolaşıma giriyor. OECD/NEA ve IAEA'nın eski tahminleri, Türkiye'ye ağırlıklı olarak çok metalik yataklarla ilişkili yaklaşık 344.000 ile 374.000 ton arasında toryum kaynağı atfetmişti. Ancak IAEA'nın kendisi de bazı eski Türk tahminlerinin, sınıflandırma sorunları ve verilerin resmi olarak revize edilmesi gerekçesiyle sonraki tablolardan çıkarıldığı konusunda uyardı. Başka bir deyişle, eski rakamların otomatik olarak kanıtlanmış ekonomik açıdan işletilebilir rezervler gibi sunulmaması gerekiyor. Bu durum, enerji açısından son derece önemli. 'Kaynak', 'hemen ve ekonomik biçimde çıkarılabilecek rezerv' anlamına gelmiyor. Türk toryumunun enerji değeri kazanabilmesi için madencilik, ayrıştırma, arıtma, nükleer saflık düzeyinde kimyasal bileşiklere dönüştürme, yakıt zincirinin sertifikalandırılması ve her şeyden önce bu yakıtı kullanmak üzere lisanslı bir reaktör gerekiyor. Copenhagen Atomics ile imzalanan mutabakat muhtırasının doldurmaya çalıştığı boşluk da tam bu: yalnızca toryumu tespit etmek değil, onu nükleer yakıt spesifikasyonlarına uygun bir ürüne dönüştürecek teknolojiyi geliştirmek. Enerjinin maliyetini gerçekten düşürebilir mi? Teorik olarak toryumun büyük bir avantajı var: hammadde değeri, nükleer bir kilovat saatin toplam maliyetinin çok küçük bir bölümünü oluşturuyor. Copenhagen Atomics, tasarımının son derece düşük yakıt hammadde maliyeti elde edebileceğini öne sürüyor. Ancak bu, şirketin kendi tahmini olup ticari bir santralin kanıtlanmış elektrik maliyetiyle karıştırılmamalı; zira şirketin işler durumda ticari bir santrali henüz bulunmuyor. Gerçek maliyetin belirleyicileri esas olarak şunlar olacak: reaktör inşaat maliyeti, finansman faizi, inşaat süresi, lisanslama, kullanım ömrü, bakım ile yakıt ve atık yönetimi. Bu, uluslararası nükleer sanayinin büyük derslerinden biri: ucuz yakıtın tek başına ucuz nükleer elektrik anlamına gelmediği. Ankara açısından bakıldığında ise ekonomik mantık daha geniş bir çerçevede değerlendiriliyor. Türkiye büyük miktarda doğal gaz tüketiyor ve ithal hidrokarbon bağımlılığını önemli ölçüde sürdürüyor. İthal gazla üretilen elektriğin yerini alan her TWh'lik nükleer, rüzgâr ya da güneş enerjisi, uluslararası fiyatlara ve kur maliyetine olan maruziyeti azaltıyor. Türk Enerji Bakanlığı da Akkuyu'yu ithal doğal gazın ikamesine ve enerji güvenliğinin güçlendirilmesine yönelik bir araç olarak sunuyor. Toryum, Türkiye'nin 'Yeni Enerji Mimarisi' içinde nerede duruyor? Bu anlaşma yalnız başına değil, bir sürecin parçası olarak beliriyor. Üç gün önce, 4 Eylül'de Bakan Bayraktar, Ankara'nın COP31 öncesinde kamuoyuyla paylaşacağı ve ekonominin kapsamlı elektrifikasyonunu merkeze alan 'Enerji Mimarisi 2040' belgesini hazırladığını duyurdu. Strateji, birden fazla altyapı üzerine eş zamanlı olarak inşa ediliyor. Hükümet, önümüzdeki on yılda yılda yaklaşık 8-10 GW yeni yenilenebilir enerji kapasitesi eklemeyi, enerji depolama geliştirmeyi ve komşu pazarlarla elektrik bağlantılarını artırmayı hedefliyor. Bunun yanı sıra yaklaşık 3 GW yüzer güneş enerjisi kurulumu da gündeme getirilmiş olup yeni açık deniz rüzgar enerjisi projeleri de planlanıyor. Doğal gaz tarafında ise Türkiye'nin transit merkezi konumunu pekiştiren altyapı yatırımları sürmekte. BOTAŞ, Marmara Ereğlisi'ndeki LNG depolama kapasitesini 255.000 metreküpten 415.000 metreküpe çıkarıyor; Ankara ayrıca işgal altındaki Kuzey Kıbrıs'a denizaltı boru hattı döşenmesini de gündemine almış durumda. Mayıs ayında ise 850 MW kapasiteli yeni bir kombine çevrimli doğal gaz santrali...
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: newsbeast.gr · 07.09.2026 17:24:44 · Orijinal habere git →