Pazar, 6 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

Kıbrıs sorunu için üç senaryo

Kıbrıs sorunu için üç senaryo 20 Temmuz, Türkiye'nin Kıbrıs'ı işgalinin 52. yıl dönümüne denk geldi. Zamanla giderek daha karmaşık bir hal aldığı görülen bu sorunun çözümüne ilişkin gerçekçi bir umut var mı? 1974'ten bu yana yaşanan süreç göz önünde bulundurulduğunda, üç olası senaryo öne çıkıyor. Birinci senaryo, "Çözüm, çözümsüzlüktür" başlığını taşıyabilir. Yani işleri olduğu gibi bırakarak, belirsiz bir gelecekte çarpıcı bir değişimin yaşanacağını, Kıbrıs'ın yeniden birleşeceğini, işgal kuvvetlerinin çekileceğini ve mültecilerin evlerine döneceğini ummak. Ne yazık ki bunun gerçekleşme ihtimali sıfırdır. Türkiye, 1974'te elde ettiği stratejik kazanımlardan asla vazgeçmeyecektir. Yunan ve Kıbrıs Rum tarafı açısından "çözümsüzlüğün" avantajı, kendilerine ek bir maliyet yüklememesidir. Kıbrıs Cumhuriyeti, işgal altındaki topraklar üzerinde egemenlik kullanamasa bile adanın uluslararası alanda tanınan tek siyasi varlığı olmayı sürdürecektir. Öte yandan işgal altındaki yapı diplomatik tecride maruz kalmaya devam edecektir. Kıbrıs'ın fiili anlamda ilk kısmi bölünmesinin, dağınık Kıbrıs Türk enklav topluluklarının oluşturulmasıyla 1964'te gerçekleştiği düşünüldüğünde, diğer toplumla birlikte yaşama deneyimine sahip adalılar artık yaşlı ve giderek azalan bir kesimi oluşturmaktadır. Kıbrıs meselesi birkaç yıl daha çözümsüz kalırsa, Kıbrıs Rumları ile Kıbrıs Türkleri arasındaki birlikte yaşam artık yaşanmış bir deneyim olarak değil, yalnızca tarih kitaplarına geçmiş bir olgu olarak anılır hale gelecektir. İkinci senaryo, uzlaşı mantığıyla yeniden birleşmedir. İkili bölge ve ikili toplumdan oluşan bir federasyon ki bunu doğrudan ilgilenenler farklı biçimlerde algılamaktadır. Kıbrıs Rumları, devletin birliğini, kurumların işlevselliğini, işgal kuvvetlerinin çekilmesini ve Türkiye'nin tek taraflı müdahale haklarının kaldırılmasını güvence altına alan bir çözüm istemektedir. Kıbrıs Türkleri ise çoğunluk karşısındaki korkularına karşı siyasi eşitlik ve güçlü güvenceler aramaktadır. Bu iki yaklaşımı bağdaştırmak kolay değildir. Kıbrıs sorununa ilişkin gelecekte ortaya çıkacak herhangi bir çözüm planı, dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın 2004'te önerdiği plandan (Kıbrıs Rumları tarafından reddedilen) çok farklı olmayacaktır. Uzlaşı, Kıbrıslı Türkler ve Türkiye'ye kıyasla Kıbrıs Rum tarafı ve dolayısıyla Yunan tarafı için çok daha ağır bir bedel anlamına gelecektir. Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekir: Asıl müzakere, iki topluluk arasında değil, Kıbrıs Cumhuriyeti ile Türkiye arasında yürütülmektedir. Üçüncü olasılık ise kesin bir ayrılıktır. Bu durumda Kıbrıs Cumhuriyeti, kendi kendini ilan etmiş "Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti"nin uluslararası alanda tanınan bir devlete dönüştürülmesini onaylamış olacaktır. Karşılığında ise şu an işgal altında bulunan toprakları geri alacaktır. Mantıksal açıdan bu toprakların, Annan Planı çerçevesinde Kıbrıs Rum yönetimine bırakılacak olan topraklardan daha geniş olması gerekmektedir; zira artık federal bir Kıbrıs'tan değil, aralarında sert bir sınır bulunan iki ayrı devletten söz ediyor olacağız: Kıbrıs Cumhuriyeti Avrupa Birliği üyesi olmayı sürdürürken, Kıbrıs Türk devleti üye olmayacaktır. Son yıllarda Türkiye, iki devlet fikrinde ısrar etmektedir. Ancak bu, nihai stratejik hedef olmayabilir; müzakere amaçlı ortaya atılmış bir pozisyon olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Tam anlamıyla bağımsız iki devletin varlığı, Türkiye'nin bir bütün olarak ada üzerindeki etki gücünü kısıtlayacaktır. Buna karşılık, gevşek bir federasyon yapısı içinde Ankara, Kıbrıs Türk tarafı üzerindeki belirleyici kontrolünü koruyacak ve bu sayede tüm Kıbrıs'ın dış politikasını, güvenliğini ve jeopolitik yönelimini derinden etkileyebilecektir. Anlatılan üç senaryonun hiçbiri Yunan tarafı açısından hoş değildir. Acı gerçek şudur: Kıbrıs ve Yunanistan'ın 1974'te yaşadığı askeri yenilgi, Lefkoşa ve Atina'nın ne denli becerikli bir diplomasi yürüttüğü varsayılırsa varsayılsın, müzakereler yoluyla telafi edilemez. Diplomasi, gerçek güç dengelerini yansıtır. Nezaket egzersizi değildir. Antonis Klapsis, Peloponnese Üniversitesi'nde çağdaş tarih ve uluslararası siyaset alanında doçenttir.
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: Ekathimerini · 24.07.2026 20:15:00 · Orijinal habere git →