Pazar, 6 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

Nükleer İttifak: Putin ve Erdoğan Avrasya'daki Güçlerini Pekiştiriyor

Şanghay İşbirliği Örgütü'nün son zirvesinde Vladimir Putin ile Recep Tayyip Erdoğan arasında varılan anlaşmalar, Rusya-Türkiye ittifakını Avrasya'daki güç dengesini güçlendirmeye yönelik stratejik bir hamle olarak pekiştirdi. NATO üyesi olmasına karşın Türkiye, Akkuyu nükleer santralinin inşaatı gibi projelerle Moskova'ya olan enerji bağımlılığını derinleştiriyor. Akkuyu projesinin inşaatı 12 Mayıs 2010'da onaylanmış, aynı yılın temmuz ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanmıştı. Bu girişime ek olarak, 2007 yılında kurulan ve 350'den fazla şirketi bünyesinde barındıran Rus devlet nükleer enerji şirketi Rosatom ile yeni anlaşmalar da imzalandı. Rosatom, yurt dışında nükleer santral inşaatında dünya lideri konumunda bulunuyor. Bu projeler Ankara'ya elektrik güvencesi sağlarken aynı zamanda Rusya'nın Türkiye'nin iç ve dış politikası üzerindeki etkisini de güçlendiriyor. Zirve çerçevesinde yapılan açıklama dikkat çekiciydi; zira benzeri görülmemiş bir modele dayanıyor: Akkuyu santrali, Rusya'nın tesisi finanse ettiği, inşa ettiği, işlettiği ve bakımını üstlendiği, nükleer yakıt ile olası söküm sürecinin mülkiyetini ve denetimini elinde tuttuğu Yap-Sahip Ol-İşlet (Build-Own-Operate/BOO) modeliyle faaliyet gösteriyor. BOO modeli Türkiye'nin mali yükünü azaltıyor; ancak Ankara'nın kendi nükleer kapasitesini geliştirmeye ve sektörde daha fazla özerklik kazanmaya çalıştığı bir dönemde ciddi bağımlılıklar da yaratıyor. Aynı modele dayalı Rusya ile ikinci bir anlaşma, bu açıdan söz konusu hedeflerle bağdaştırılması güç görünüyor. Erdoğan'ın Pragmatizmi Türkiye'nin Moskova Büyükelçiliği'nde eski ticaret müşaviri olan analist Aydın Sezer, El Destape'ye şunları söyledi: "Türkiye, ABD ve NATO'nun muhalefetine karşın Rusya'dan S-400 hava savunma füzeleri satın almayı başaran bir ülke. Erdoğan dış politikada her zaman pragmatik yaklaşımları ön plana almış; bu tutum iç politikanın da temel eksenini oluşturmuş. Böylece destek tabanını sağlamlaştırmış." Sezer, nükleer enerjinin Türkiye için yaklaşık 60 yıllık bir hayal olduğunu açıkladı. Batılı firmaların açılan ihalelerle ilgilenmemesi ve Rusya'nın Akkuyu nükleer santralini tek başına finanse etmesi karşısında Ankara'nın bu öneriyi pragmatik bir tutumla kabul ettiğini belirtti. Türkiye'nin enerji bağımlısı olduğunu ve bu sorunu çözemediğini, bu nedenle nükleer enerjinin ülke için hayati önem taşıdığını vurguladı. Bu işbirliği enerji dönüşümü ve barışçıl kullanım kılığına büründürülmüş olsa da günümüz jeopolitik satranç tahtasında bir özerklik bildirisi işlevi görüyor. Erdoğan, "nükleer gecikme" fikrinde ısrar ediyor: Söz konusu olan bir silah inşa etmek değil, dünyaya Türkiye'nin ulusal güvenliği açısından gerekli görürse bu adımı atabileceğini hissettirmek için yeterli bilgi ve kapasite biriktirmek. Moskova ile imzalanan anlaşma, bu tutumu pekiştirecek altyapı ve teknik birikim sağlıyor. Nükleer Silah Tartışması 4 Eylül 2019'da Erdoğan, nükleer silah sahibi devletlerin Türkiye'nin kendi nükleer silahlarını edinmesini yasaklamasının kabul edilemez olduğunu açıkladı. Bu açıklama, Ankara'nın motivasyonları ve askeri bir nükleer program başlatıp başlatmayacağı konusunda tartışma yarattı. Nükleer Silahların Yayılmaması Antlaşması'nı (NPT) ilk imzalayanlar arasında yer alan Türkiye, nükleer silahların yaygınlaşmasını önlemek ve silahsızlanma hedeflerini desteklemekle yükümlü. Ne var ki antlaşma, barışçıl nükleer enerji kullanımı konusunda işbirliğine izin veriyor. Rusya ile nükleer işbirliğinin Türkiye'yi nükleer silah geliştirmeye yaklaştırıp yaklaştırmadığı sorulduğunda Sezer bu olasılığı kesinlikle reddetti ve Moskova ile varılan anlaşmanın yalnızca sivil amaçlı elektrik üretimiyle sınırlı olduğunu, santralin işletimi ile üstlenilen tüm sorumluluğun Rusya'ya ait bulunduğunu savundu. Anlaşmanın 16 yıl önce imzalanmış olmasına karşın birinci ünitenin henüz üretime geçmediğini, bunun da projeden kaynaklanan pek çok sorunu gözler önüne serdiğini hatırlattı. Sezer, muhalefet partilerinin santralin karşısına çıktığını ve iktidara gelmeleri durumunda projeyi kapsamlı bir denetime tabi tutacaklarını açıkladığını da vurguladı. Uluslararası analist ve uluslararası çatışmalar alanında uzman gazeteci Erkin Öncan ise El Destape'ye Rusya ile işbirliğinin Türkiye'nin nükleer deneyimini güçlendirdiğini, ancak bunun otomatik olarak nükleer silah kapasitesine doğru bir ilerleme anlamına gelmediğini anlattı. Öncan, "Sivil reaktörleri işletmek ile nükleer caydırıcılık gücü geliştirmek arasında çok büyük bir mesafe var" dedi. İşbirliği ve Rekabet Arasındaki İlişki Türkiye için Rusya ile ilişkiler özellikle yakın bir döneme girmiş durumda. Erdoğan bunu şöyle dile getirdi: "İlişkilerimiz bugün daha önceki hiçbir dönemden çok daha ileri bir düzeyde." Putin ise Türkiye'yi "en ayrıcalıklı ortaklarımızdan biri" olarak nitelendirerek iki liderin ikili ilişkiye verdiği stratejik önemi vurguladı. İlişki özellikle karmaşık bir nitelik taşıyor; zira yıllardır süren stratejik yakınlaşmaya karşın iki ülke pek çok uluslararası arenada karşı saflarda yer aldı. Suriye'de Moskova, Beşşar Esad hükümetini desteklerken Ankara muhalif gruplara destek verdi. Libya'da da benzer bir tablo yaşandı: Rusya General Hafter'in yanında dururken Türkiye BM tarafından tanınan hükümeti destekledi. Çeşitli bölgesel sahnelerde yaşanan bu sürtüşmeler, Türkiye'nin Rusya'ya yönelik Batı yaptırımlarına katılımı ve Ukrayna'ya giderek artan askeri desteğiyle son yıllarda daha da derinleşti. Putin son beş yıldır Türkiye'yi ziyaret etmedi; liderler yalnızca uluslararası konferansların kenarlarında kısa görüşmeler yapabildi. Bununla birlikte iki ülke enerji, ticaret ve savunma alanlarında işbirliği kanallarını açık tutmayı başardı. Bu durum, belirli sahnelerdeki rekabet ile Akkuyu gibi projeler ve yeni nükleer anlaşmalarla bugün pekiştirilen stratejik ittifak arasındaki çelişkiyi açıklıyor. Öncan, "Bunu Türkiye'nin Batı cephesinden ayrılması olarak yorumlamam. Çelişki tam olarak Ankara'nın politikasını ilgi çekici kılan şey. Türkiye aynı anda birden fazla konumda yer almaya çalışıyor" dedi. Analistin değerlendirmesine göre Ankara, Moskova ve Pekin ile işbirliğinin stratejik ve ekonomik avantajlarından yararlanmaya çalışırken temel kararlar söz konusu olduğunda Atlantik güvenlik mimarisinin içinde kalmaya devam ediyor. Nükleer İttifakların Yeni Haritası Bu ittifakın güçlenmesi, aktörlerin ekonomik ve siyasi çöküşü önlemek amacıyla bağlarını sıkılaştırdığı belirgin biçimde istikrarsız bir bölgesel ortamda yaşanıyor. Bu çerçevede ABD ile Suudi Arabistan arasında yakın zamanda açıklanan sivil nükleer işbirliği, Batı liderliğindeki enerji eksenini pekiştiriyor. Öncan genel eğilimin daha da anlamlı olduğuna dikkat çekiyor: "Avrupa yeniden silahlanıyor, ABD Orta Doğu'da stratejik ittifaklar yeniden inşa ediyor, Rusya enerji ve güvenlik ilişkilerini sağlamlaştırıyor; Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler ise coğrafi ve ekonomik önemlerini daha fazla stratejik özerkliğe dönüştürmeye çalışıyor." Buna göre ortaya çıkan düzen zorunlu olarak iki kutuplu olmayacak; aksine enerjinin ve nükleer teknolojinin bu rekabetin merkezi araçlarına dönüştüğü, birbiriyle örtüşen ittifaklar ve rekabet halindeki güç merkezlerinden oluşan karmaşık bir yapı hâline gelecek. Washington ile Riyad Arasındaki Anlaşma Bu yılın 22 Temmuz'unda ABD, Suudi Arabistan ile krallıkta sivil bir nükleer program kurulmasına ilişkin bir anlaşmanın imzalandığını duyurdu. Anlaşma iki belgeden oluşuyor: Barışçıl nükleer işbirliği anlaşması ile ikili güvenceler belgesi. Belgeler, ABD Enerji Bakanı Chris Wright ve Suudi Enerji Bakanı Abdülaziz bin Selman tarafından imzalandı. ABD Enerji Bakanlığı'na göre söz konusu anlaşmalar, nükleer yayılmayı önlemek ve nükleer enerjinin barışçıl kullanımını güvence altına almak amacıyla onlarca yıl sürecek ve milyarlarca dolarlık bir ortaklığın hukuki temelini oluşturuyor. The Wall Street Journal'ın haberine göre Riyad ile Washington arasındaki anlaşma, ABD Kongresi'ne incelenmek üzere sunulan metne göre yüzde 20 oranına kadar uranyum zenginleştirmeye imkân tanıyor. Suudi topraklarında zenginleştirme faaliyetine otomatik olarak izin vermese de bir zenginleştirme tesisinin birkaç yıl içinde işletmeye açılmasının önünü açabilecek bir dizi adımı içeriyor. Belgede ABD'li ve Suudi yetkililerin iki yıl boyunca sürecin ekonomik fizibilitesini değerlendireceği ve nükleer yayılma risklerine karşı güvence tedbirlerini tasarlayacağı belirtiliyor. Her iki tarafın da zenginleştirmenin gerekli olduğu sonucuna varması durumunda, yabancı tedarikçilerle işbirliği yapan Amerikalı firmalar önce yüzde 5 oranında, ardından Wall Street Journal'a göre yüzde 20'ye kadar çıkarılabilecek kapasitede uranyum zenginleştirmeye elverişli bir tesis inşa edecek. Girişim, sivil Suudi programının askeri kapasiteye dönüşebileceğinden endişe eden Amerikalı milletvekilleri ve İsrail'li yetkililer arasında eleştirilere yol açtı. Suudi Arabistan ise nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla geliştirme hakkını savunuyor ve nükleer silah sahibi Pakistan ile karşılıklı savunma anlaşması imzalamış olduğunu hatırlatıyor. Anlaşma, Washington'ın Riyad'ı İsrail ile birlikte bölgesel bir eksene ve ABD ile savunma paktına dahil etmeyi hedefleyen kapsamlı stratejisinin bir parçasını oluşturuyor.
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: eldestapeweb.com · 05.09.2026 05:08:00 · Orijinal habere git →