Pazar, 6 Eylül 2026İnsansız dış-basın haber fabrikası — geliştirme sürümü

Globalde Türkiye

Dünya Türkiye hakkında ne konuşuyor?

Tek İsmin Dokuz Yüzü: Ayasofya'nın İzinde Konstantinopolis'ten İznik'e

Çocukluğumdan bu yana aklımda Boğaz'a bakan tek bir kubbeyle özdeşleşmiş olan bu ismin Türkiye topraklarında dokuz kez tekrarlandığını bilmiyordum. Türkiye gezimde rehberimiz, ülkenin tarihi ve eserleri hakkındaki kapsamlı açıklamalarının arasında bunu tesadüfen söyleyiverdi. Cümle, anlattığı ayrıntıların seli içinde hızla geçip gitti; ama yalnızca "dokuz" kelimesi kulağımda yankılanmaya devam etti ve merakım beni araştırmaya yöneltti. Rehberden duyduklarımın doğru olduğunu öğrendim: Yunancada "Kutsal Bilgelik" ya da "İlahi Bilgelik" anlamına gelen "Ayasofya" adını taşıyan dokuz yapı bulunmaktadır. Bunların ikisi yalnızca İstanbul'dadır; geri kalanları ise İznik, Edirne, Kırklareli, Trabzon, Gümüşhane, Zonguldak ve Bitlis'e dağılmıştır. Duyduklarımla yetinmemeye karar verdim; önce İstanbul'un sokaklarında yürüdüm, ardından güneye, İznik'e doğru yöneldim. Bu dokuz duvara yayılmış bilgelikten geriye kalanları kendi gözlerimle görmek istedim. Ayasofya İstanbul Camii'nin içi Adımların İlk Kubbenin Önünde Durduğu Yer Gezime herkesin başladığı yerden başladım: İstanbul'un Fatih ilçesinde, dokuz Ayasofya'nın en ünlüsünün ayakta durduğu noktada. Yürüyerek yaklaşırken taş kütlesi bana tek bir bakışın kapsayamayacağı kadar büyük göründü. Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından 532-537 yılları arasında Konstantinopolis'in büyük katedrali olarak inşa ettirilen yapı, 1520'de Sevilla Katedrali'nin geçmesine dek yaklaşık bin yıl boyunca dünyanın kubbeli en büyük kapalı kilisesi olma özelliğini korudu. Giriş kapısında durarak, 1453'te Konstantinopolis'in fethinin ardından Sultan Fatih Mehmet'in buraya girdiği anı hayal ettim. Sultan, dört minare, mihrap ve minber ekleyerek yapıyı camiye dönüştürmüş; Bizans mozaikleri ise yeniden keşfedilmeyi bekleyerek yüzyıllarca sıva katmanlarının altında kalmıştı. İçeri adımımı atar atmaz gözlerimi yukarıya kaldırdım; kubbeyi çevreleyen sekiz büyük yuvarlak levha gördüm. Her birinin çapı yaklaşık 7,5 metre olan bu levhalara deve derisiyle güçlendirilmiş ahşap çerçeveler üzerine sülüs hattıyla altın yaldızlı şekilde şu isimler yazılmıştır: Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin. Bu levhalar ilk fethe ait eklemeler değildi; Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından 19. yüzyılın ortalarında, Sultan Abdülmecid'in emriyle gerçekleştirilen büyük bir restorasyon kapsamında yapılmıştı. Yapı müzeye dönüştürüldükten sonra sökülerek çıkarılması düşünüldüyse de devasa boyutları kapılardan geçirilmesini engellediğinden yerlerinde kalmaya devam ettiler. Adımlarımı içeride sürdürürken yapının sonraki serüvenini zihnimde canlandırdım: 1934'te Mustafa Kemal Atatürk liderliğindeki Bakanlar Kurulu yapıyı tüm dinlere açık bir müzeye dönüştürme kararı aldı ve bu statü 1935'ten itibaren 86 yıl sürdü. Türkiye Danıştayı 10 Temmuz 2020'de müzeye dönüştürme kararını iptal edince Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aynı gün yapıyı Diyanet İşleri Başkanlığı denetimine bağlayan bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi imzaladı. İlk Cuma namazı aynı yılın 24 Temmuz'unda binlerce cemaatin katılımıyla kılındı. Balkonun Üstünden: Avluyu Tepeden Gördüğümde Yalnızca zemin katla yetinmeyip üst balkona çıkan merdivenlere yöneldim. Zemin kattaki namaz alanıyla kesişmeyen, tüm din ve uyruktan ziyaretçilere giriş ücreti karşılığında açık ayrı bir girişten ve özel bir güzergahtan geçtim. Oradan, o balkonun yüksekliğinden caminin avlusuna tüm genişliğiyle doğrudan baktım: Dev kubbe, sarkan avizeler ve bir zamanlar mermer döşeme olan zemini örten yeşil halı... Çevremi saran duvarlarda Bizans mozaiklerinin kalıntılarını buldum. Bunlar arasında ünlü "Deësis" (Yalvarış) panosu ile yarım dairesel kubbeden bakan Meryem Ana ve Çocuk İsa levhası da vardı. Merdivenden inerken gördüğlerimin resmi anlamda bir "müze" olmadığını fark ettim: Türk makamları bu bölümü "müze" değil "ziyaret alanı" olarak adlandırıyor; zira yapının tamamının hukuki statüsü cami olarak değişmedi. Değişen tek şey, Müslüman olmayan ziyaretçilerin yalnızca üst kata girebilmesi; zemin kat ise namaz kılmak için tahsis edilmiş durumda. İznik'e Giden Yolda İstanbul'u güneye doğru terk ederek yaklaşık doksan kilometre yol alıp eski adıyla Nikaia olan İznik'e ulaştım. Burada daha az bilinen ama tarihsel önemi hiç de azımsanmayacak bir yapı beni bekliyordu. Eski şehrin kapılarına açılan dört yolun kesiştiği noktada durdum. İşte tam bu kavşağın kalbinde, İmparator I. Jüstinyen döneminde 6. yüzyılda, bir kısmı 4. yüzyıla uzanan daha eski bir kilisenin kalıntıları üzerine İznik Ayasofyası inşa edilmiştir. İstanbul'daki büyük kardeşiyle kıyaslandığında mütevazı kalan duvarlarının çevresinde dolaşırken bu taşların bizzat 787 yılının 24 Eylül-23 Ekim tarihleri arasında İmparatoriçe Eirene döneminde toplanan Yedinci Ekümenik Konsil'e (İkinci İznik Konsili olarak da bilinir) ev sahipliği yaptığını hatırladım. Bu konsil, Doğu Kilisesi'nde dini ikonların meşruiyeti konusundaki tartışmayı o gün sonuca bağladı. Silmeyen Deprem İzi Yapıya yaklaşırken girişinin çevredeki sokak seviyesinden yaklaşık iki buçuk metre aşağıda kaldığını fark ettim; bu durum, yüzyıllar boyunca birikmiş enkaz katmanlarının sonucuydu. Nedenini sorduğumda şunu öğrendim: 1065'te büyük bir deprem yapıya ciddi hasar verdi; ardından üç nefli bazilika biçiminde yeniden inşa edildi. Orhan Gazi, İznik'in 1331'deki fethinin akabinde yapıyı camiye dönüştürdü ve yapı "Orhan Camii" adıyla anılır oldu. Bu yapının hikayesinin çağdaş dönemde de durmadığını gördüm: Statüsü cami ile müze arasında defalarca el değiştirdi; 2007'de müzeye, ardından 2011'de yeniden camiye dönüştürüldü. İlk inşaat tarihini kesin olarak belirleyecek bir kurucu kitabe aradığımda hiçbir şey bulamadım. Yapı, etrafında bu denli belgelenmiş bir tarihe rağmen doğum tarihinin gizemini hâlâ korumaktadır. Henüz Ayak Basmadığım Yedi Yüz Daha Gezim İznik'te son buldu; ancak dokuz Ayasofya'nın yolculuğu burada bitmedi. Henüz ziyaret edemediğim yedi yapı daha var: İstanbul'daki Küçük Ayasofya (eski adıyla Sergios ve Bakhos Kilisesi); Fatih Sultan Mehmet'in camiye çevirdiği ve 1965 depreminde hasar gören Edirne'nin Enez ilçesindeki Ayasofya; "Gazi Süleyman Paşa Camii" olarak da bilinen Kırklareli'nin Vize ilçesindeki Ayasofya. Bunlara ek olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın video konferansla katıldığı törenle 28 Temmuz 2020'de yeniden cami olarak açılan Trabzon Ayasofyası; Kabaköy köyünde 1869'da camiye dönüştürülen Gümüşhane Ayasofyası; Orhan Gazi'nin de camiye çevirdiği tahmin edilen Zonguldak'ın Ereğli ilçesindeki Ayasofya ve son olarak Bitlis'in Tatvan ilçesindeki Şamiran köyünde yer alan Bitlis Ayasofyası da bu listededir. Belki de bu yedi durak, gelecek seyahatimin rotası olacak.
Bu içerik dış basından alınmıştır; derleme, çeviri ve özetleme otonom olarak yapılır. Özgün metin için kaynağa gidin. Kaynak: akhbarelyom.com · 01.01.2000 02:00:00 · Orijinal habere git →